Bugünlerde eğitim üzerine konuşurken çoğu zaman suçu sistemde, teknolojide ya da “yeni nesil” dediğimiz o muğlak kavramda arıyoruz. Oysa bazen en zor olanı yapmak gerekiyor: Aynaya bakmak.
ıfat Ilgaz’ın Hababam Sınıfı’nda Mahmut Hoca’nın o meşhur sözlerini hatırlayın. Karneleri öğrencilere değil, velilere verdiği sahne… Gülüp geçiyoruz ama aslında meselenin özünü orada yakalıyoruz. Bir çocuğu sadece okula göndermekle, harçlığını verip “görev tamam” demekle yetiştiremeyeceğimizi yüzümüze vuruyor o sahne. Eğitim, kapıdan içeri girince başlayan bir süreç değil; tam tersine, evde şekillenip okulda devam eden bir yolculuk.
Bugün ise bu yolculukta ciddi bir kırılma yaşıyoruz. Güven duygusu zedelenmiş durumda. Komşunun komşuya güvenmediği bir toplumda öğretmenin öğrenciyle kurduğu bağın sağlam kalmasını beklemek ne kadar gerçekçi? Velinin öğretmene, öğretmenin veliye mesafeyle yaklaştığı bir ortamda eğitimden mucize beklemek biraz iyimserlik oluyor.
Eskiden bir söz vardı: “Eti senin, kemiği benim.” Bugünün kulağına sert gelebilir, hatta yanlış anlaşılabilir. Ama o sözün arkasında yatan şey şiddet değil, teslimiyetti. Öğretmene duyulan güvendi. Çocuğun eğitimi konusunda “sen daha iyisini bilirsin” diyebilme olgunluğuydu. Bugün ise en küçük bir uyarıda öğretmenin karşısına dikilen, hesap soran bir veli profiliyle karşı karşıyayız.
Tarih kitaplarında anlatılan bir rivayet vardır. Küçük Mehmet’in, yani ileride Fatih Sultan Mehmet olacak çocuğun, hocasını babasıyla tehdit etmesi… Ve ardından yaşanan o çarpıcı sahne: Koca padişahın, hocası tarafından azarlanıp sınıftan çıkarılması. Bugün bu hikâyeyi okuduğumuzda şaşırıyoruz ama asıl şaşırmamız gereken, o anlayıştan ne kadar uzaklaştığımız olmalı.
Çünkü mesele sadece bir çocuğun yaramazlığı değil. Mesele, sınır koyabilmek. Bugün “özgüven” adı altında çocuklara sınır çizmekten kaçınan bir ebeveynlik anlayışı yaygınlaşıyor. Misafirlikte evi dağıtan çocuğa “aman bir şey demeyelim” diyoruz. Okulda öğretmen uyardığında “çocuğuma neden böyle davrandınız?” diye hesap soruyoruz. Sonra da “Bu çocuklar neden saygısız?” diye hayıflanıyoruz.
Bir başka boyut daha var: Ekranlar. Şiddetin sıradanlaştığı diziler, güç ve zorbalığın yüceltildiği karakterler, denetimsiz sosyal medya… Çocuğu susturmak için eline tablet verdiğimiz her an, aslında onu görünmez bir dünyanın içine bırakıyoruz. O dünyada ne öğrendiğini çoğu zaman bilmiyoruz, hatta bilmek istemiyoruz.
Sonra o çocuk, öğrendiklerini okul bahçesine taşıyor. Biz şaşırıyoruz.
Peki çözüm ne?
Öncelikle şunu kabul etmek gerekiyor: Eğitim sadece okulun işi değil. Ailenin, toplumun ve hatta medyanın ortak sorumluluğu. Öğretmeni yalnız bırakarak, ebeveyni bilinçlendirmeden, çocukları kontrolsüz bir dijital dünyaya teslim ederek sağlıklı bir nesil yetiştirmek mümkün değil.
Öğretmenin itibarı yeniden inşa edilmeli. Bu, sadece sözle değil; sistemle, hukukla ve güçlü bir duruşla desteklenmeli. Okulların güvenliği bir “detay” değil, öncelik olmalı. Ailelere rehberlik edecek yapılar güçlendirilmeli. Ve belki de en önemlisi, çocuklara sınır koymanın onların özgüvenini kırmadığını; tam tersine onları hayata hazırladığını yeniden hatırlamalıyız.
Çünkü mesele sadece bugünün çocukları değil.
Mesele, yarının toplumu.